Your address will show here +12 34 56 78
#makale, #tasarım

Kitap okumayı seven biriyimdir. Daha öncesinde hiç kitap önerisinde bulunmamış olsam da kapağını tasarladığım, kitabın kapak içinde adımın yazmasından gurur duyduğum bir kitap önerim olacak; Tekvin. 

Uzun zamandır bilim kurgu klasiklerine yoğunlaşmış halde ilerliyordum. Özellikle kitap diye sosyal medya fenomenlerinin basılmış “tivitleri” satıldığı için açıkçası zaten okunacak bir şey de olmadığı için yalan söylemeyeyim Türk yazarların kitaplarını okumuyordum. Telvin’in prologu diyebileceğimiz birinci bölümünü ilk okuduğumda açıkçası inanamadım. Hemen mesaj attım Arif Ergin’e.

Yıllardır tanıdığım, birlikte çok güzel işlere imza attığımız Arif, yazdığı kitabı anlattığında ve kapak tasarımı yapmamı rica ettiğinde açıkçası heyecan duymadım desem yalan olur. Kitabın konusu epeyce ilgimi çekti. Herkesin dediği gibi resmen Dan Brown’ın Türkiye şubesi gibi bir kitap vardı ortada. Kabala, yaratılış, herkesin ismini duyduğu; ama hakkında çok az hatta neredeyse hiç fikir sahibi olmadığı Osman Hamdi Bey, küresel ekonomi… Olaylar olaylar!

Büyük bir heyecanla alttaki tasarımı hazırladım. Basılıp basılmayacağını tabi bilmiyorum. Çünkü Doğan Kitap, (ki kendilerini bu konuda çok takdir ederim) bünyesinde tasarımcılar barındıran ve çok güzel tasarımlar yapan bir yayınevi ve dışarıdan birinin çalışmasını kullandıklarını hiç duymadım. Fakat ilk taslak ortaya çıktığında ekrana bakıp dedim ki bu kitabın kapağı budur! Alternatif yapmama gerek dahi yok! Onlar da benimle aynı fikirde olmalılar ki kapak olarak benim tasarımım kullanıldı.

tekvin

Şimdi kendimi övmem bittiği için gelelim kitaba…

Kitabın arka kapak ve tanıtımı şu şekilde;

“Gizemli bir tablo…

Yeryüzünün efendilerine rağmen kurulmuş bir ülke…

Ve bu ülkenin kaderi üzerinde oynanan büyük oyun…

İşadamı Hakan Turan’ın hayatı, manevi kız kardeşi Melek’in kaçırılması ile bir gecede altüst olur. Kız kardeşinin izini süren Hakan, kendini paranın kadim efendileri arasındaki bir savaşın ve yıllar önce gerçekleşmiş cinayetlerle kurgulanmış bir bilmecenin tam ortasında bulur. Tüm ülkeyi kaosa sürükleyen bu sırrın anahtarı Osman Hamdi Bey’in gizemli bir tablosundadır. Mihrap ismiyle de bilinen Tekvin’de…

Biz, Yeni Dünya Düzeni’ni yeraltının derinliklerinde karanlık bir mağara gibi tasarladık. Bu mağaranın bir ucunda, içeri ışık süzülen bir boşluk var. İnsanların sırtlarını ışığa çevirdik. Onları kollarından, boyunları ve bacaklarından zincirlerle bağladık. Öyle ki sadece karşılarındaki karanlık mağara duvarını görüyorlar. Işıkla aralarından bir sürü nesne geçiyor ve ışık bu nesneleri mağaranın duvarına gölge olarak yansıtıyor. İnsanlar, nesneleri değil, sadece onların duvara yansıyan gölgelerini görebiliyorlar.”

Kitap, tanıtım yazısından anlaşıldığı gibi çok büyük. Hem hikaye olarak hem de fiziksel olarak. 500 küsür sayfalık bir büyüklükten bahsediyorum. Ama bu 500 küsür sayfalık büyüklük içi boş uzun cümlelerden dolayı değil. Anlattığı hikaye, mekanlar, karakterler arasındaki bağlantılar da çok büyük. Kendine mekan olarak başta İstanbul’u seçmiş olsa da aslında tüm dünyayı saran, yüzlerce yılı içine alan bir hikayeden bahsediyoruz. Kitap için diyebileceğimiz şey aslında devasa!

“Yeni nesil” Türk romancılığının düştüğü fenomen ve kaybeden edebiyatı bataklığından sonra Tekvin, resmen kurtarıcı gibi bence.

Gidin, alın okuyun.

0

#makale

Çoğu zaman reklamlar müziksiz olmaz. Reklam müziği her şeydir o reklamlarda. Çoğu zaman diyorum çünkü bence bazı durumlarda müzik kullanımı dünyanın en gereksiz şeyi. Bazı durumlardaysa tüm reklamı sırtına alıp yürüyen (hatta bazı zamanlarda kurtaran) şey. Mesela sadece “Sucu Çocuk” desem hepinizin kulağında çınlar Melih Kibar’ın o bestesi. İşte böylesi bir müziğe uygun bir hikayeyle hiç diyaloğa bile gerek duymadan enfes bir reklam hazırlayabilirsiniz. Fakat benim anlatacaklarım tabi, her zamanki gibi enfes olmayanlarla ilgili.

2

#makale
Reklam sektörünün en çok ekmek yediği yerlerden biri futboldur. Milyonlarca kişinin izlediği bir olayı ya da o olaydaki kişileri reklamlarda görmek kaçınılmaz bir şey; ama artık yeter yahu! Şu ucuz işlerden bir kurtulun. Kolaycılığı bırakın. Arda Turan reklamlarda değil sahada oynasın artık! Şimdi gelelim asıl mevzumuza; Ad-Ball nedir? Ad-Ball direkt olarak benim uydurduğum bir kavram.
Tanım: İçinde futbol ya da futbolcu barındıran, spor ile alakasız bir sektör için hazırlanan, ürünün ya da firmanın özelliklerinin değil futbolcu ya da takıma olan faydasının ön plana çıkartıldığı, tamamen futbolcunun ya da takımın ününü kullanmaya yönelik reklam.
Arda_Turan__Opet_Reklami_Sevince...39775_750_375 Youtube’a “football ads” yazın milyonlarca video çıkacaktır önünüze. Spor ürünlerinden, içecceğe, havayoluna, inşaata, tatile.. her sektöre bir futbolcu koydular yıllarca. Senelerce izledik. Keyifli olanları da yok değil. (Özellikle Nike reklamları gençliğimizin efsaneleridir; ama onlar birer Ad-Ball değil.) Ama çok fazlalar! Türkiye’de işler tabi ki farklı değil; ama artık işler çığırından çıkmaya başladı. Son bir yıldır her yer futbolcu! Beko’sundan, Türk Telekom’una, Yağ satanından bal satanına, lastik takanından, uçak uçuranına her yerde futbolcu ve özellikle Arda Turan! Bakın ben futbolu sevmem, takip etmem. Maç dahi izlemem hatta maç varsa ya evden çıkarım ya eve kapanırım, hiç birini yapamıyorsam kafamı çeviririm, kulaklığımı takarım. Belki milli maçlarda izlerim o da dikkatle değil. Futbolun kendisinden değil belki; ama tribün ve taraftar mevzularından kaynaklı bütün futbol muhabbetinden tiksiniyorum. Kendi işlerimde futbol veya futbolcu kullanmaktan itinayla kaçınıyorum. Daha önce ünlü kullanımı ile ilgili düşüncelerimi yazmıştım. Hatta iyi kullanıldığında da ayakta alkışlamıştım. Düşüncelerimde hala bir değişme yok. Reklamında ünlü kullandı diye kendini başarılı sayan sektör çocuklarından değilim ve olmamakta da epey kararlıyım. Arda Turan’ı da nasıl oyuncudur çok bilmem. Benim için herhangi bir futbolcudur kendisi. Barcelona’ya transfer olduğunda da epeyce şaşırmıştım hatta. (Gerçi Hamit Altıntop da Real Madrid’e gidince de şaşırmıştım.) Fakat transfer sonrasında bir anda her yer Arda Turan oldu. Büyüksün, şöylesin, böylesin, herkeste bir milli gurur, Türk’ün gücü durumları. Tamam ne güzel Barcelona’ya transfer oldu bir futbolcumuz ne güzel; ama bırakın futbol oynasın. Gol atsın mesela öyle gururlanın. (Hayır Hamit de Real’e gidince yapsaydınız böyle bir şey demezdim şu an belki. Sektör böyleymiş ne yapalım der geçerdim. En azından adam kayırmaca yok; ama bütün memleket Katalan sevdalısı çıktı!) arda turan Artık insanlara reklamlarda Arda Turan hatta “Bizim Arda’mız” görmek itici geliyor. Kaş yaparken göz çıkarmaya başladınız. Amiyane tabirle millet bıktı bıktı! Artık bırakın futbolunu oynasın adam. Geçenlerde öğrendim Avrupa’nın En Kötü 11’ine seçilmiş kendisi. İnsan ister istemez acaba reklam mı diye düşünmüyor değil. Bu yazıyı yazmaya karar vermemin sebebine gelirsek: herkes gibi ben de bunaldım artık! Her yerde görmekten gına geldi. Zaten futbolu sevmiyorum, artık gerçekten iyice tiksindim ve mesleğimden de soğudum neredeyse. Ajansların ille de Arda’yı oynatalım dediğini açıkçası düşünmüyorum. Sıkça dile getirdiğim gibi bence Arda’lı reklamların çoğu müşteri tarafından gelen istekler doğrultusunda yapılıyor. Müşteriyi de anlayabiliyorum bu büyük olaydan (?) faydalanmaya çalışıyor. Fakat öneri ajanstan geliyorsa orada işler sıkıntılı demektir. Herkesin tercih ettiği bir şeyi hala yeni diye satmaya çalışıyorsa bir ajans sektörü silkeleyip kendine getirmek lazım. (Gerçi çoktandır silkelenmesi gerekiyor ya neyse) Son olarak internette denk geldiğim ve işin nasıl saçma bir boyuta ulaştığını iyice gördüğüm bir görselle bitiriyorum. Deri Tanıtım Grubu’nun bi organizasyonu olan İstanbul Ayakkabı Tasarım Yarışması afişi. Reklam filmini internette isterseniz aratıp bulabilirsiniz. Deri Tanıtım, Grubu Arda Turan ile bayağı kampanya yürütüyor sanırım. arda turan  
0

#makale
Daha önce beyaz yakalılar ve reklam sektörü arasındaki ilişkiye yüzeysel olarak değinmiştim. O yazıda gerek ajanslarda gerekse müşteri tarafında olan beyaz yakalıların sektör çalışanlarına etkisinden bahsetmiştim -bu yazımda ise beyaz yakalıların reklam sektöründeki konumundan bahsedeceğim. beyaz yakalılar Beyaz Yakalılar Ne Zaman Reklamcı Oldu? Beyaz yakalılar aslında hiçbir zaman reklamcı olmadı. İşin zaten en kötü taraflarından birisi de burası. Beyaz yakalıların reklam sektörüyle ilgili gerçekten de bilgisi sıfıra yakın! Marka bilinirliği, hedef kitle, pazar payı, efendime söyleyeyim konumlandırma gibi sayılarla olan kısmından bahsetmiyorum benim bahsettiğim işin yaratıcı (ya da kreatif) kısmı. Kim ne derse desin, reklam sektörü hala yaratıcılık üzerine kurulu. Bunda garip bir şey yok diyebilirsiniz; ama inanın var. Çünkü işi ajansa dokunan herkes o işin yaratıcı olmasını istiyor (Bu iş bir katalog da olabilir, bir televizyon reklamı da. Ağızdan çıkan ilk söz yaratıcı olsun!) Ama iş uygulamaya geline renk birden değişiyor. İşin içine beyaz yakalıların o çok bildikleri kitleler, rakamlar, bilinirlikler, istatistikler, maliyetler giriyor. Bunların önemsiz olduklarını söylemiyorum; ama işin içine bunlar girdiğinde o yaratıcılık artık matematiksel bir formül haline geliyor neredeyse. Örnek vermek gerekirse, tek cümlede hatta hiç cümlesiz anlatabileceğin bir şey, formülize edilmiş katkılardan sonra 3 paragraflı, her yeri metin olan bir şeye dönüşüyor. Amiyane tabirle dile getirmek gerekirse, salağa anlatır gibi işler çıkıyor ortaya. (bu konudaki en iyi örnek deterjan reklamlarıdır bence. Her şey kör göze parmak şekilde, hızlı hızlı, maliyet olabildiğince düşürülmüş… Liste uzar gider.) Beyaz Yakalılar Bu Sektöre Nereden Geldi? Tabi ki müşteri tarafından. Sektördeki beyaz yakalıların %95’i size şunu söyleyecektir; “ben yıllarca reklam yaptırttım!” Yıllarca müşteri tarafında olmak, reklam yaptırtmak, onlar için reklam yapmayı bilmek demek. Bu onlara gayet yeterli geliyor. Çünkü ellerinde istatistikler var, raporlar var, hedef kitleleri var… Her şey rakamlar üzerinden gidiyor. Amerika’dan ithal edilmiş yöntemlerle bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Tutuyor mu peki? Bazen. Nadiren hatta. beyaz yakalılar Reklam Yaratmada Bir Beyaz Yakalı Gibi Düşünmek Beyaz yakalılar sektöre girdikten sonra bazı şeyler eskisi gibi olmadı hiç. Bu beyaz yakalılar genelde ajansların yönetici kadrosunda olduğundan eski işyerlerinden yanlarında getirdikleri bir alışkanlığı sektöre soktular; SON ONAY! (Buraya bir parantez açıp konuyla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Beyaz yakalı reklamcılar bir şekilde bir ajansa genelde ortak olmuş durumdadır. Özellikle küçük çaplı ajanslarda bu durum epey yaygın. İşin müşteri tarafında olup işi öğrendiklerini düşünen beyaz yakalılar, ajansa ödenen paranın neden kendine ödenmediği ile ilgili düşünmeye başlıyor bir süre sonra. Ne olsa o da ajansın yaptığı işi pek tabi yapabilir! O parayı ajans kazanacağına ben kazanayım düşüncesi doğar. Bu düşüncenin doğuşundan sonra artık o beyaz yakalı kendini reklamcı ilan eder ve eline bir şekilde geçen 3-5 kuruşla ve 3-5 ortakla reklam ajansı kurar; ama beyaz yakalı olmanın verdiği süslemenin de etkisiyle bunun adına reklam ajansı değil de pazarlama ajansı, danışman ajans gibi uydurma isimler takarlar. Mottoları da daha önce dediğim gibi senelerdir reklam yaptırdıkları için, reklam yapmayı iyi bilmeleridir.) Son onay elbette onlardan önce de vardı bu sektörde; ama onların getirdiği son onay mekanizması aslında “benim dediğim olacak” demek. Onun kabul etmediği hiçbir iş o ajanstan çıkamaz. Bunu bir çok meslektaşım kabul edecektir diye düşünüyorum. Onlar için SON ONAY!’dan geçecek işlerin belirli kuralları olmalı. Bunu da bir sonraki yazıda ele alacağım. Bir sonraki yazı “Beyaz Yakalı Reklamlar” yakın zamanda buralarda olur.  
0

#makale
Uzun süredir reklam sektörünün içinde olan biriyim. Profesyonel olarak bu işi yapmaya başlamamsa (yani bundan gerçek anlamda para kazanmaya başlamamdan bahsediyorum) 3 yıl falan oluyor. Ondan öncesi ya eğlencesine bir şeyler yaparak ya da amiyane tabirle sigara parasına iş yaparak geçiyordu. O amatör zamanları özlüyorum, çünkü aşırı derecede özgür olabiliyorsun, revize almıyorsun, alsan da zaten şunu da yazalım seviyesinde oluyor. En önemlisi de iş yaptığın müşteri tarafında ve ajansta bir beyaz yakalı yok! Bugüne kadar çalıştığım firmalarla, iletişimde olduğum tüm marka müdürleri/yöneticileri/sorumluları ve (en havalı şekilde söylemeniz gerekiyor bunu) ajans başkanları her zaman aynı şeyleri yaptılar. İster bakkal olsun, ister çok uluslu şirket, eğer müşteri ve ajans tarafında bir “marka bilmemnesi” ve ajans başkanı varsa anlayın ki işiniz zor! Önceden de bu konuya değinmiştim zaten. Beyaz yakalı insan, ajansların en büyük düşmanıdır. Hepsi öyle değildir belki; fakat gerek deneyimlerim gerekse sektördeki insanlardan duyduklarımdan sonra çıkan sonuç bu. Kendi yaşadığım bir örneği anlatmak istiyorum; X markası için bir dergi ilanı hazırlanacak. İlanın ilk hali hazırlanıp Marka Bilmemnesi’ne yollandı. İlan, markanın kurumsal kimliğine uygun, her şey yerli yerinde ve oranlı, tipografi güzel, ürünler ön planda, slogan etkili… Onaylanmaması için hiçbir sebep yok. Fakat Marka Bilmemnesi’nin gönderdiği “Çok güzel olmuş; ama birkaç değişiklik istiyoruz…” ile başlayan maili sonrasında bir dizi değişiklikle beraber ürünü de değiştirdik ve yolladık. Ertesi gün şirket ortaklarının birinden toplu bir mail aldık. “İlan hazırlarken X markasının tasarımları A kişisinden geçsin. Yanlış ürün kullanılıyor!” Beyaz Yakalı Marka Bilmemnesi, kendi değiştirttiği ürünün yanlış olduğu anlaşılınca, kafadan kendi şirket yöneticisine şikayette bulunuyor ajans hakkında. Şirket yöneticisi de ajans başkanını arayıp “doğru iş yapmayacaksanız bırakırız” diyor. İlanı yapan kim? Ben. Ajans başkanı da gelip tabi yanlış yapıldığı için bana parlıyor. Mail arşivini açıp revizyonu gösteriyorum, bu örnekteki o üç beyaz yakalı da sus pus oluyor. beyaz yakalı Marka Bilmemnesi’nin aklında ne geçiyordu anlamıyorum. Anlık olarak durumu kurtardığını düşünüyor olabilir; fakat başkasına yıkmak işi? 10 saniyede çözülebilecek bir işin iki şirket arasında anlaşmanın bozulmasına sebebiyet verme ihtimali? Bunlar hep soru işareti. Nedenini hala daha bilmiyorum bu olayın; fakat asıl dikkat çekmek istediğim, hikayedeki üç beyaz yakalının da problemi çözmek yerine daha büyümesini sağlaması. Bu neredeyse hep böyle oldu. Çevremdeki beyaz yakalı arkadaşlarımda duyduklarım da hep bu yönde. Birkaç beyaz yakalı bir araya gelince kaos oluşuyor! Herkes astından/üstünden rahatsız. Herkes birbirini işleri yokuşa sürmekle suçluyor. Hırs ve aç gözlülük arşa ulaşmış durumda. Fikir ve proje hırsızlığı, ispiyon, kuyu kazma artık sıradan şeyler halini almış. Dürüstlük artık o kadar da büyük bir erdem değil! Demek ki bir problem var! Bunu ben burada derinlemesine analiz edebilecek bilgiye sahip değilim. Çünkü amiyane tabirle bir plaza çocuğu değilim. Ben yalnızca beyaz yakalıların bizim sektöre etkisini anlatabilirim; fakat tahmin ettiğim şeyler var tabi. Gel gelelim bunları burada uzun uzadıya anlatarak “sosyolojik tespit kasmak” gibi bir niyetim yok. Sektör ve Beyaz Yakalı ilişkisini anlatacağım bir dizi yazının ilk bölümünü burada sonlandırıyorum. İkinci bölüm olan “Beyaz Yakalılar Ne Zaman Reklamcı Oldu?” yakında yayınlanacak.
1

#kötüiş, #makale
Resmen sitenin ilk sıcağı sıcağına yazısını şu an yazıyorum; ama hakediyor! Basılı bir mecra olsaydı şu an baskıyı durdurmuş, Dacia reklamı diye yapılan bu “şeyi” acilinden baskıya hazırlıyordum. Yalan yok! Az önce adamlaryapiyor.com‘da gördüm işi. Orada da yazar haklı olarak bayağı bir sinirlenmişti; ama elde mi sinirlenmemek?! Onun söylediklerini tekrar etmeyeceğim burada. Ortaya çıkan bu işin neden ve nasıl yapıldığını anlamaya çalışacağım sadece. Benim için de aydınlatıcı olacak çünkü. Biraz da atıp tutacağım elbette. İyi seyirler. Müşteri dediğin insan ajanstan gelen hiçbir işi ilk seferinde kabul etmez. Bunu bir kere kabullenelim. İlla ki orasına burasına müdahale eder. Çünkü para verdiğinden falan değil, tamamen ajans ile iletişimde olan “marka bilmemnesi”nin iş bittikten sonra “işi ben yaptım zaten. söyledim yaptılar” hayaline kapılma sevdasıdır. Bu kadar net! Şimdi bu “marka bilmemnesi” beyaz yakalı insanların, o çok bildikleri pazarlama falanları, marketing araştırmaları, marka hedeflemeleri, kitleler, a grupları b grupları, cartları curtları var. Bu kadar şeye uymazsa değil tv/internet reklamı, kartvizit dahi onay alamaz. Buraya kadar tamam değil mi? Şimdi ajans dediğimiz şey de işin güzel gözükmesini, yaratıcı olmasını, ses getirmesini ister. Neden? Çünkü çirkin iş yapan birine iş vermezsiniz değil mi? Yaaa.. İki tarafı da anladığımıza göre soruyorum; Nedir abi bu Dacia reklamı peki? Hangi taraftan tutsan elde kalıyor. İnanıyorum ki bu işte müşteri tarafının payı çok azdır. Bu tamamen ajansın işi bence. Süslenmiş püslenmiş satılmış! Bu kadar net! Eskiden kötü reklamın müşteri yüzünden olduğunu söylerdim. Ne zaman ki sektörün içine girip bokunu püsürünü gördüm o zaman işler değişti. Evet müşteri yüzünden kötü iş çıkıyor; ama ajansların kötü işleri? İsimleri acayip İngilizce olan bu “creative agency”ler bu kötü işleri nasıl çıkartabiliyor? Cevap basit; para! Para ya para!! Müşteriden gelen bütçe değil. “Büyük müşteri” dediğin zaten bir şekilde o parayı harcayacak. Onun kaçışı yok. Prodüksiyondan kıssa, gösterime aktaracak. O para harcanacak aga! Burada mevzu işin asıl insanlarında bitiyor. Az paraya adam çalıştırma derdinde her ajans. Bunun kaçarı yok! Hakkını kazanan “reklam emekçisi” bu Türkiye’de çok azdır. Bu şartlarla da “kalifiye adamlar” ya bu işleri bırakıyor ya da ortama ayak uydurup 3 kuruşa 3 köfte mantığıyla hareket ediyor. Patronlar yeterki az para vereyim derdinde. Bunu bilin! Öyle de olunca kalifiye değil ucuz eleman çalıştırıyor. Anlayacağınız sektör boka batmış durumda. Kötü işler çıkması çok normal aslında böyle bir ortamda; ama son bir iki yıldır görüyoruz ki aylık ücretleri miktarla değil külçe altınla ödenen o “dünya devi” ajanslardan kötü hatta çakma işler çıkıyor. Çünkü yine söylediğim gibi amaç iyi iş yapmak değil iyi para kazanmak. Yine Dacia reklamına dönersek; Böylesi bir ortamda, anlaşılacağı üzere 3 kuruşa çalışan “reklam emekçisi” kendisini işine vermiyor. Müşteri desen zaten para ödedim istediğimi yaptırırım kafasında. Bu ikisi birleşince (benim tahminim bu; ama öyle olduğuna neredeyse eminim) ortaya şöyle bir şey çıkıyor: Abi elimizde parasını ödediğimiz, imzasını attırdığımız iki tane komedi oyuncusu var. Bunlar zaten, işleri güldürmek ya, her yola gelirler. Dans ederler, şarkı söylerler, kılık değiştirirler. Oooooh! Miss!! O zaman ne yapalım; bir pikniğe gitsin bunlar bakalım. Efendim bir sahilde koşsunlar. Yetmedi düğün derneğe gidilsin. Efendime söyleyeyim e hadi podyuma da çıksınlar. Yetmezmiş gibi Dacia aşkına şarkı yazsın söylesinler. Eee sonra? İşte şu an o sonradayız. Bitti yani. Tamam. Ne yazık ki ben de sayfamda paylaşarak video görüntülenmelerine ortak olacağım; ama yapacak bir şey yok. Videoyu aşağıdan izleyebilirsiniz;
1

#makale
Gerçek zamanlı pazarlama artık reklam sektörünün en önemli silahlarından. İnternette ses getiren bir olayla ilgili anında reaksiyon göstererek bir nevi tweet atmak da denilebilir. Çünkü bizdeki karşılığı bu! Peki bu mevzu nasıl başladı? İlk olarak nasıl başladı tam olarak bilemesek de Türkiye’de bu işin ilk örneği Yandex sayılabilir. TTNET‘in en iyi browser anketine verdiği tarihi ayarı hangimiz unutabilir. Gerçek Zamanlı Pazarlama Dersine Giriş 1 Zaten mevzu işte bu tweetten sonra değişti. Şimdi, sektörün içinden biri olarak rahatça söyleyebilirim ki atılan bu tweetten önce reklamveren için bu tarz paylaşımlar yapmak büyük risk almaktı. (Nedenini kimse bilmiyor; ama öyleydi.) Ne demek koskoca holding ergen kız gibi tweet mi atacaktı?!! Tamam bir twitter hesabı olmalıydı; ama ordan da gayet ciddi bir dille duyuru yapardık yeterdi! Fakat işte Yandex’in açtığı bu yolda reklam veren anladı ki minimum bütçeyle maksimum erişim sağlanabiliyormuş! Demekki fikir her şeymiş; prodüksiyon sonra geliyormuş. 8 karakter ve 1 görselle bütçe ayırıp reklam vermekten daha fazla geridönüş alınabiliyormuş. Kısacası bir aydınlanma çağı başlamıştı online mecrada; ama gel gelelim biz işin bokunu çıkaranlar ülkesiyiz. Artık her ota boka “gerçek zamanlı pazarlama” yapmanın peşinde herkes! Gerçek zamanlı pazarlama yapmak da işte öyle her önüne gelenin harcı değilmiş, gün geçtikçe onu anlıyoruz. Dünyanın en zorlama işlerini çıkmaya başladı artık. Mars’ta su bulunur ona koşalım, Pluton’un resmi gelmiş haydiiii, falan olmuş hurraa!! Her hıyarım var diyene tuzlukla koşulmaz.. Az biraz sakin kalmakta fayda var. Kötü iş olacağına, hiç olmasın daha iyi. Alın size birkaç kötü örnek; hı hı romantik evet
  neden yemeksepeti, neden?
  güneş tutulmasını 3D olarak izlemek?  
oldu mu şimdi?
  etlerimiz kapımıza kadar?
  ayh ne güldük ya!!!
0

#kötüiş, #makale
Sorduğumuz soru çok açık; Reklam yanlış yapılabilir mi? Üstüne bu kadar kafa patlatılan, uğraşılan, alternatifler arasından ince eleyip sık dokunarak seçilen bir iş yanlış olabilir mi? Cevabı açık: Evet! Reklam dediğin tabi ki insanların ilgisini çekecek, onları ikinci defa baktırtacak, işin sonunda da sizin istediğiniz ürünü istemesini sağlayacak. Her reklam veren de bunları bildiği(?) için, daha doğrusu para harcadığı için, reklam ses getirsin, her yerde konuşulsun, bakınca şööööyle bir gururlansın, verdiği paraya değsin istiyor. Buna söyleyecek sözüm yok. Sorun şu ki; reklamveren için reklamın içeriği o kadar da önemli olmuyor. Üstüne düşünmüyor. Bugüne kadar çalıştığım tüm reklam verenlerin neredeyse tamamı slogan vurucu olsun da ne olursa olsun diye bakıyor. Bunu KOBİ’si de yapıyor büyük holdingi de! Hal böyle olunca ortaya, bazı zamanlar işte aşağıdaki gibi bir iş çıkıyor. yanlış reklam Uygulama iyi mi? İyi. Markaya uygun mu? Uygun Ses getirdi mi? Getirdi. Sosyal Medya’da yayıldı mı? Yayıldı. Fikir esprili mi? Esprili. Fakat!! Reklam dediğin öyle her coğrafyada aynı etkiyi yaratmıyor işte. Maden kazalarından canı çokça yanmış bir coğrafyada bu tarz reklamlar olsa da olmuyor.  
0